BIOGRAPHY – Bruce Dickinson

Paul Dickinson ismiyle doğup küçük yaslarında bilinmeyen bir nedenden dolayı Bruce ismini aldı. Genç yaslarinda Sheffield’da tasındı ve Deep Purple gibi 70lerin heavy gruplarından çok etkilendi. Bu etkiyle önceleri davulcu olmak istedi ama okul grupları ve yerel gruplarda (Styx, Speed , Shots) vokal yapmaya basladı. Sonraki grubu bu grupların aksine iyice taninacak olan Samson’du
Samson’da geçirdiği sorunlu dönemlerden sonra Bruce Dickinson rahatlamıştı. Eski grubuyla yaşadığı bir takım sorunlar nedeniyle yazım aşamasına katılamasa da Iron Maiden ile ilk albümü The Number Of The Beast büyük bir başarı kazandırdı. Sesinin gücü nedeniyle kendisine de The Air Raid Siren lakabı takıldı. 1982′te çıkan bu albümü birer seneyle takip eden albümler Piece Of Mind ve Powerslave de aynı başarıyı devam ettirdiler. Gitarist Adrian Smith ile birlikte Bruce Dickinson şarkılar yazmaya ve şarkıları Steve Harris’e kabul ettirmeye çalışıyorlardı. Powerslave turuyla birlikte teatral sahne şovları başladı ve başrol vokalist Bruce Dickinson’ındı.
Ancak çok yoğun giden arka arkaya konserler ve albümler grubu da yormuş ve sorunlar yaratmıştı. Grubun beyni Steve Harris ile Bruce Dickinson birçok kere fikir çatışması yaşıyorlardı. Örneğin Bruce Dickinson bir sonraki albümün tamamen akustik olması önerisini getirmiş ancak bu önerisi kabul görmemişti. Bu yüzden de yeni albümde şarkı yazımına katılmadı. 1986 tarihli Somewhere In Time yine de eski Maiden albümlerinden farklı bir yöndeydi. Bu arada Bruce, The Adventures Of Lord Iffy Boatrace adlı bir roman yayınladı.
Yeni albüm hazırlıkları devam ederken Bruce Dickinson bir yandan çok başarılı olduğu eskrim sporuna da devam ediyordu. İngiltere’de kendi dalında 7.ciliğe kadar çıkmıştı. 1988′de Seventh Son Of A Seventh Son albümü yayınlandı. Bruce albüm konusunda çok heyecanlıydı çünkü tek bir konuya odaklanmıştı; kehanet.
1989′da Elm Sokağı Kabusu 5 filmi için arkadaşı Janick Gers’in katkısıyle Bring Your Daughter… To The Slaughter şarkısını yazdı. Bu şarkının etkisiyle de Iron Maiden tarzından farklı, Samson dönemlerindeki hard rock tarzına yakın bir solo albüm üzerinde çalışmaya başladı. 1990′da ‘Tattooed Millionare’ albümü yayınlandı. Büyük bir turne ve hit single’lar çıkararak Bruce Dickinson’ın solo olarak da başarılı olabileceğini gösterdi.
Bu sırada Adrian Smith anlaşmazlıklar nedeniyle Iron Maiden’dan ayrılınca yerine Bruce’un solo albümünde çalıştı Janick Gers gruba girdi. Yeni albüm No Prayer For The Dying de 1990′da yayınlandı. Bruce bu albümden hiç memnun kalmadı çünkü Steve Harris, güçlü, keyboardlarla desteklenmiş ve epik konular anlatan şarkılar değil Iron Maiden’ın ilk dönemki basit tarzına dönmek istemişti. Bu Bruce’a göre büyük bir geri adımdı. Albüm mobil stüdyoda kaydedilip yayınlanmıştı.
1992′de Bruce Dickinson ikinci romanı The Missionary Positionı yayınladı. Bu arada Fear Of The Dark albümü de yayınlandı. Bir yandan albümün turnesi devam ederken bir yandan da Bruce Dickinson solo albümleri için çalışıyordu. Bruce Dickinson kendine vakit ayırmadağı düşüncesiyle 1993′te gruptan ayrılma kararı verdi.
Solo Yılları
İkinci solo albümü için yaptığı çalışmaları beğenmeyen Bruce Dickinson, gitarist Roy Z’den yardım istedi ve uzun süreli müzikal bir birliktelik başladı. Yeniden yapılan kayıtlardan sonra Balls To Picasso albümü yayınladı.
Zaman kaybetmeden yeni albümü için çalışmaya başlayan Bruce Dickison, yanına yepyeni müzisyenler alarak önce 1995′te bir konser albümü olan Alive In Studio A ve 1996′da yepyeni bir albüm Skunkworksü çıkardı. Zamana uygun olarak albümde daha grunge ve daha kısa şarkılar ve sololar bulunuyordu.
Bruce Dickinson yeni albümünün daha heavy metal olmasını istediği için Roy Z ile tekrar ortaklık kurdu ve 1997′de Accident Of Birth albümü yayınladı. Eski Maiden gitarist Adrian Smith de albümde ve turnede Dickinson’a eşlik etti ve albüm herkes tarafından çok beğenildi. Bir sene sonra aynı ekiple The Chemical Wedding yayınlandı ve daha da büyük bir başarı kazandı. 1999′da Scream For Me Brazil adlı konser albümü de yayınlandı.
2001′de bir best of albümü yayınlandı. 2 CD’lik bu albümün 2. CD’sinde yayınlanmamış, akustik ve eski Bruce Dickinson şarkıları bulunmaktaydı. Bu arada iyi de bir pilot olan Bruce Dickinson, Discovery Channel’da uçaklarla ilgili bir belgesel olan Flying Heavy Metal adlı programı da sunmuştur. 2005′te yine Roy Z ile birlikte Tyranny Of Souls adlı solo albümü çıktı. 2006′da da konser görüntüleri ve Samson da dahil olmak üzere eski görüntülerinin bulunduğu Anthology adlı DVD’yi yayınladı.
2. Iron Maiden Dönemi [değiştir]
Geri Dönüşü
Iron Maiden, Bruce’suz albümlerinde eski başarılarını yakalayamamıştı. Vokalist Blaze Bayley’in gruptan ayrılmasından sonra Bruce Dickinson’a teklif götürüldü. Dickinson da eski grubuyla birlikte olmayı çok istiyordu. 1999′da eski gitarist Adrian Smith ile birlikte gruba döndüler. Yazım aşamasına da katıldığı Brave New World (2000), Dance Of Death (2003) ve A Matter Of Life And Death (2006) albümlerini yayınladılar. Rock In Rio (2002) ve Death On The Road (2005) adlı iki tane de konser albümünde vokal yapmıştır.
yaşına rağmen sahnede koşar,zıplar, özel platformların tepesinden atlar , kayar ama detone olmaz*.iron maiden’in rock in rio festivalinde 250000 kişiye verdiği rio konseri bu konuda en büyük referanstır.parmağında on marifet olan bruce dickinson,müzik hayatı dışında ingiliz hava yollarında pilot olarak çalışmaktadır.** ayrıca ingiltere eskrim milli takımına seçilmiştir ancak müzik çalışmalarının yoğunluğundan dolayı bu teklifi reddetmek zorunda kalmistir. bbc’nin radyosunda cumartesi akşamları bruce dickinson’s rock show isimli rock ve metal müzik üzerine radyo programı yapmaktadır……
DISCOGRAPHY – Apocalyptica

Finlandiya’daki Sibelius Akademisi’nin çello bölümü öğrencileri olan Eicca Toppinen, Max Lilja, Paavo Lotjonen ve Antero Mannien’den oluşan ve müziğiyle, klasik müzik ve heavy metal arasındaki sınırın sanılanın aksine çok ince olduğunu düşündüren Apocalyptica grubu, dört gencin, yakın çevrelerine çaldıkları Metallica yorumlarıyla müzik çalışmalarına başladı.
Esin kaynaklarının ünlü Rus klasik müzik bestecisi Dmitri Shostakovich olduğunu her fırsatta dile getiren grup elemanları, bu çalışmalarını mezuniyet törenlerinde sergilediklerinde ise tam anlamıyla kıyamet kopmuştu. Grup, Metallica parçalarını ezbere bilen seyircilerin de eşliğiyle öyle başarılı bir performans sergiledi ki, büyük plak şirketlerinden biriyle anlaşma başarısını gösterdiklerinde bu olayın üzerinden henüz bir hafta bile geçmemişti.
Metallica’nın “Enter Sandman”, “The Unforgiven”, “Wherever I May Roam”, “Master of Puppets”, “Harvester of Sorrow” gibi parçalarını dört çelloyla yorumladıkları ilk albümleri “Plays Metallica By Four Cellos”, 1996 yılında piyasaya çıkarak tüm dünyada 250.000 adetlik satışla metal müzik dinleyicilerinin yanı sıra klasik müzik severlerin de arşivlerinde yer almayı başardı. Çellolarını amfiye bağlayarak oldukça ilginç ve bir o kadar da üstün işler yaratan grup üyeleri, bu albümle Metallica’dan da övgü almayı başardılar.
Mtv Avrupa ve Amerika haber bültenlerinde yer almaya başlayan Apocalyptica, Sex Pistols, Sepultura ve Bad Religion gibi gruplarla aynı sahneyi paylaştı. Daha sonra Metallica’nın alt grubu olarak sahne alan topluluk geniş kitlelerin beğenisini kazandı. İlgi öylesine büyüktü ki, diğer birçok Metallica konseri öncesinde Apocalyptica eserleri, dinleyenlere banttan sunulmaya başlandı.
Grup 1997 yılında, ülkemizdeki dinleyenleriyle buluşmak üzere Cemal Reşit Rey 2. Uluslararası Gençlik Festivali kapsamında sahneye çıkmış ve inanılmaz bir ilgiyle karşılaşmıştı.
Topluluğun; Sepultura, Pantera, Metallica, Faith No More yorumlarının yanısıra, içerisinde grup üyelerinden Eicca Toppinen’in bestelerinin de bulunduğu bir albümle hayranlarının karşısına çıktılar. Bu çalışma, Apocalyptica’nın sadece diğer grupların eserlerini yorumlarken değil, özgün çalışmalarıyla da ne kadar başarılı olabileceklerinin bir kanıtı niteliğindeydi. 1998 yılında piyasaya çıkan “Inquisition Symphony” adlı bu albüm, öncekinden sert bir tarza sahipti. Grup, bu çalışmayı sunduğu turne kapsamında İstanbul ve Ankara’da da konserler verdi.
Avrupa’da gösterime giren ve başrollerini Jason Patric, Ben Stiller ve Nastassja Kinski’nin paylaştığı “Your Friends and Neighbours” filminde, ilk albümden üç parçaları kullanılan grup, böylece ilk ‘gümüş ekran’ denemelerini de yapmış oldu. 2000 yılı çıkışlı “Cult” albümü ise Eicca Toppinen?in besteci yönünün gitgide geliştiğinin göstergesiydi.
Sonrasında grubu, Şebnem Ferah?ın “Perdeler” şarkısına eşlik ederken dinledik. Ferah’ın albümünde biri orijinal, diğeri Apocalyptica düzenlemesi olan iki sürüm yer aldı. Bu arada grupta eleman değişiklikleri de oldu. Antero Manninen’in yerini Helsinki Flarmoni Orkestrası’nın metalci çello sanatçısı Perttu Kivilaakso alırken Max Lilja gruptan ayrıldı.
Kayıt firması Universal bu dönemde boş durmayarak son albümleri olan “Cult”ın çift cdlik özel baskısını piyasaya sürdü. Sunulan özel çalışmada, “Cult” albümündeki çalışmaların yanısıra; Guano Apes solisti Sandra Nasic’in vokal yaptığı “Path Vol.2″ ve Farmer Boys’dan Matthias Sayer’in sesiyle eşlik ettiği “Hope Vol.2″ ile “Harmageddon”, “Nothing Else Matters” ve “Inquisition Symphony”nin canlı kayıtları da yer aldı.
“Vidocq” adlı filmde müzikleriyle yer almaları, durgun oldukları bu arada dikkat çeken çalışmalarından biriydi. Antero Mannien’in de ayrılması ldağılma korkusu yaratsa da grup sessiz sedasız çalışmalarına devam etti. Beklenen “Reflections” albümünde, usta davulcu Dave Lombardo’nun da konuk olarak yer alması herkes için tam bir sürpriz oldu. Tamamı kendi bestelerinden oluşan 10 Şubat 2003 çıkışlı bu albümleriyle yeni bir tarzı, çello-rockı yarattıklarını belirten grup üyeleri, sürekli gelişerek yollarına devam ediyorlar. Eğitimli oluşlarının yarattığı farkı koruyan, çalışkan ve özgün çizgileriyle…
17 eylül 2007’ de piyasaya çıkacak altıncı albümün ismi ’’Worlds Collide’’ olarak açıklan albümde Corey Taylor ( Slipknot and Stone Sour ) , Dave Lombardo (Slayer), Tomoyasu Hotei, Joseph Duplantier (Gojira), Cristina Scabbia (Lacuna Coil) gibi konuk sanatçılarda yer alıcak.
ENGLISH————————————–
Apocalyptica’s brand new album, ‘Worlds Collide’: Produced by long-time Rammstein muse Jacob Hellner, this is plainly the pinnacle of the Finnish ingénues steadily accelerating upward ascent; a dazzling collection of stunning mini-epics that touches upon every aspect of the band’s history while introducing countless new ideas and unexpected detours to their unmistakable sound. Or simply put: a collection of great rock songs. Work began on the record back in August 2006, and since then the 40 or so songs the band wrote for the project have been whittled down to a concise and flawless dozen, including collaborations with Stone Sour/Slipknot frontman Corey Taylor (on first single ‘I’m Not Jesus’), Lacuna Coil’s sublime Cristina Scabbia, 3 Days Grace vocalist Adam Gontier and again their long time friend and collaborator Dave Lombardo. “It’s been really exciting,” enthuses Toppinen. “For the last two albums we were producers, song writers, everything. This time we opened the door for different singers, a producer and even some co-writers. We’ve allowed other elements to come into Apocalyptica’s world. It’s been really interesting and exciting.” When Apocalyptica took centre stage as special guests at this year’s Eurovision Song Contest in Helsinki, millions of music lovers around the world were blown away by the sight and sound of a band that create an ear-boggling spectacle wherever they go and who wear their uniqueness as a badge of ho*nour. With the release of ‘Worlds Collide’, Apocalyptica are poised to conquer hearts and minds all over the globe “We have tried to deliver a world class album,” concludes Toppinen. “For us, it’s an exciting time. We have great people working for us and I’m absolutely thrilled. For the first time in 11 years I feel that the whole team is working together. With that team we should be able to wake up all the people that knew about Apocalyptica but wouldn’t have bought a ticket or bought the album before. We want to spread the word.” Read the complete biography soon on Apocalyptica.com!
BIOGRAPHY – Slipknot

Iowa’nin Des Moines köyünden gelen bir çok poser gruptan farklı olarak kendi müziğini yapan Iron Maiden, Kiss, Slayer dinleyerek büyümüş müzikleriyle Des Moines’u haritada gösterilebilecek hale getiren bir nefret makinasıdır Slipknot.
1996 yılında kaynak işinde çalışan Shawn Crahan ve arkadaşı Anders Colsefini tarafindan Slipknot fikri ortaya cıkar. Shawn, Paul Gray isimli arkadaşını denemek için L.A’dan cağırır. Daha sonra gruba Paul’ün eski grup arkadaşı(Anal Blast) Joey Jordison, Donnie Steele (Body Pit) ve Josh Brainiard (Modifidious) eklenir. Böylece grubun ilk kadrosu oluşur.(Shawn Crahan-perkusyon,Anders Colsefini-vokal, Paul Gray-bas, Joey Jordison-davul, Donnie Steele-gitar, Josh Brainard-gitar). Kasabalarında ve çevre köylerde çalmaya başladılar.
1996’nın yarısında ilk albümleri Mate Feed Kill Repeat’ı cıkardılar(Producter Sean McMahon). 1000 kopyayla sınırlı albüm kısa sürede tükendi. Albüm bölgesel radyolarda çalınmaya başlamıştı bile.
Anders’ın Painface’e gitmesiyle yerine Corey Taylor geldi. Corey’in gruba dahil olmasıyla herşey daha iyiye gitmeye başladı. Kıyafetler değisti, keçi amblemli tulumlar giymeye başladılar. Her biri ayrı renkte barkodlara ve rakamlara sahip oldu. Ve maskeler. Hepsi ayrı korkunçlukta maske takmaya basladi. Kendileri, bunun muziklerini daha iyi yansıttığını düşünüyorlar…
Corey’den sonra DJ Sid Wilson ve perkusyonist Cuddles da gruba dahil olur. Cuddles’ın da ayrılması uzun sürmez. Yerini Chris Fehn’e bırakır.
1997 yılında Sepultura(Roots), Korn ve Limp Bizkit için yaptıklarıyla adından bir hayli söz ettirmiş olan Ross Robinson yeni grup bir ararken, tavsiyeler üzerine Slipknot’ı yerinde izlemek üzere Iowa’ya gider, gösterdikleri canlı performanstan etkilenerek albüm yapma teklifinde bulunur. Bir çok büyük şirketten teklif almalarına rağmen (Epic, Mercury vs) Ross Robinson sayesinde Roadrunner Records bağlantılı I Am Records ile sözleşme imzalarlar ve Californiya-Malibu’da bulunan Indigo Ranch Stüdyoları’nda kayıtlara başlarlar.
Her şey güzel gitmektedir. Ancak Josh ailesinden ayrı kalamayacağını söyleyerek gruptan ayrılır. Onun yerine gelen James Root(Deathfront) gitara geçerek ‘Purity’yi çalar.
Kendi isimlerini taşıyan albüm 29 Haziran 1999’da piyasaya çıkar. Bu albümle büyük üne kavuşurlar. Aynı yıl içerisinde katıldıkları Ozzfest’de patlamayı yaparlar ve önceleri sadece bölge sınırları içerisinde kalan ünleri ülke sathına yayılır.
Albüm önce Altın Plak sonrada Platin Plak mertebesine erişir. Rolling Stone tarafından “Hakkında En Çok Konuşulan Grup” ilan edinildikten sonra Billboard Heatseekers listelerinde 1 numaraya çıkarlar. Bir buçuk yıl süren dünya turnesinden geri döndüklerinde bir çok Rock-Alternative radyosununda zirvesini ziyaret etmiş durumdadırlar. Hard Drive dergisi “Son On Yılın En İyi Canlı Performans Grubu”, Kerrang! dergisi ise okuyucu oylarıyla “En İyi Uluslararası Canlı Performans Ödülü”nü layık görür Slipknot’a.
Slipknot’ın bu kadar konuşulmasına şaşmamak gerekir. Cünkü gerçekten etkileyici ve orjinal sahne şovlarıyla seyirciyi coşturuyorlar. Shawn’ın bu konuda ise şöyle bir açıklaması var ; “Sahneye çıkmadan önce biliyoruz ki bu birilerinin bizi izlediği ilk konser ve bu nedenle mümkün olduğunca akılda kalıcı olmasını sağlamaya çalışıyoruz.”
28 ağustos 2001 tarihinde Iowa albümü I Am Records’dan çıktı. Slipknot bu albümle de müziğini kanıtladı.Bu albümden de People=Shit, Left Behind, Heretic Anthem gibi hitler çıkardı.
Bu kadar hit çıkaran ve altın çağını yaşayan Slipknot’ın elemanları kendi yan projelerinde de uğrasmaya başladılar. Joey Statix-X’in gitaristi Tripp Eisen ile Murderdolls grubunu kurdu. Corey Stone Sour grubunda vokaline devam etti(Jim Stone Sour da da çalıyor).
Slipknot 3 yıl aradan sonra 24 mayıs 2004 tarihinde Road Runnerrecords etiketi altında 4. albümünü çıkararak bir patlama daha yaptı. Subliminal Verses adlı albümde Duality, Pulse of the Maggots gibi şarkılarla yine hayran kitlesini coşturdu. Halen daha turnelere devam ediyorlar.
BIOGRAPHY – GLORIAN

Grup 1995 senesinde Ahmet Ucankus ve Hakan Kul tarafindan Istanbul’da kurulmustur. 1996 yilinda Serhat Hasanoglu’nun gruba dahil olmasi ile birlikte beste calismalari baslamistir.
1998 yilinda Ahmet Gultekin davulcu olarak gruba katilmis ve 2001 yili sonunda ilk demo-album yayinlanarak Prophecy olan grubun ismi Glorian olarak degistirilmistir. Ilk kayidin yayinlanmasindan sonra Evran ozturk klavyeci olarak gruba dahil olmus ve konserler devam etmistir. 2002 yilinin basinda Evran gruptan ayrilmis, vokalde Pelin Uslusoy gruba dahil olmustur. 2003 yili sonunda Serhat ve Pelin gruptan ayrilmis, gitarda Cem Can gruba dahil olmustur. Bu kadro ile yeni konserler verilmis ve ikinci kayit icin beste calismalari baslamistir. 2004 yilinin Temmuz ayinda tamamlanan ikinci demo-album kayitlari sonrasinda grup calismalarina Hakan Kul ve Ahmet Ucankus’un askerlik gorevleri sebebiyle ara vermistir. 2005 yilinin Mayis ayinda grup tekrar bir araya gelmis ve ikinci kayit uzerindeki calismalar tamamlanarak 2005 yilinin Aralik ayinda “Ancient Stories” isimli ikinci demo-album yayinlanmistir.
GLORIAN – (English)
The band was founded by Ahmet Ucankus and Hakan Kul in 1995, Istanbul. In the first couple of years, the band played with many musicians on drums. Ahmet Gultekin joined in 1998 and the band playing right now formed up. In 2001, the first debut-album “Glorian” was released with the new band name “Glorian” instead of “Prophecy” In 2005, the second debut-album “Ancient Stories” was released.
BIOGRAPHY – ORPHANED LAND

Kadro (1996) 1991`de Resurrection ismiyle grup ilk kurulduğunda, ilk esintiler de hissedilmeye başlandı. 1992`de grup, adını ORPHANED LAND olarak değiştirdi ve grubun müzikal yönelimi, çeşitli metal türlerini Orta Doğu kökleriyle birleştirmesiyle farklı bir yönde gelişti.
Onların geleneksel tarzı, metal dünyasına taze bir hava getirdi. 1993`de, The Beloved`s Cry (1999`da tekrar yayınlandı) isimli demo albümlerini kaydettikten sonra Fransız etiketi Holy Records ile anlaşmaları sürpriz olmadı. İlk iki albümleri Sahara (1994) ve El Norra Alila (1996), hayranları kadar medya tarafından da büyük ilgi gördü ve yeraltı metal dünyasının en iyi albümlerinden biri olarak kabul edildi. Istanbul Gösterisi (2001) 1997`de, grup üyelerinin ülkelerinde yaşadıkları hayat zorlukları nedeniyle ORPHANED LAND uzun bir sessizliğe büründü. Onların rüyalarını ayakta tutmaya yardımcı olan şey, Arap ülkelerindeki hayran kitlesiydi. “ORPHANED LAND`in müziği Doğu ile Batı`nın, ışıkla karanlığın, Musevilik ile İslam`ın arasında bir köprü, bir uyumu yansıtıyor olabilir” diyordu Kobi. Tüm bu sessiz yılların ardından, grup üyeleri “Selden Önceki Sessizlik” isimli üç gösteriyle başlayarak tekrar eski günlere geri dönmek istiyordu. İlk gösteri Türkiye`de, İsrail`li ve Arap hayranlarla birlikte gerçekleştirildi. Tel-Aviv Gösterisi (2002) İkinci gösteri Tel-Aviv`de gerçekleştirildi. Sonuncusu ise bir akustik gösteriydi. Bu gösteri kaydedildi ve Mabool albümü ile birlikte sunuldu. Mabool albümünde beş dil kullanıldı, İngilizce, İbranice, Arapça, Yemen ve Gibberish (ORPHANED LAND tarafından oluşturulmuş bir dil) formunda sunulan Latince. Bu şarkı sözleri kadın ve erkek vokaller tarafından, oryental unsurlarla beraber klasik şekilde söylendi. Beş grup üyesinin haricinde, 30`dan fazla konuk, albümde yer aldı. Aralarında 10`dan fazla çalgı çalan bir perküsyonist de vardı. Ayrıca, ud, saz ve buzuki gibi geleneksel çalgılar, keman, çello, piyano, klasik ve akustik gitarlar ile beraber kullanıldı. “Bizim müzik tarzımız progressive metalden black metale kadar tüm metal müzik türlerinin karışımıdır. Genellikle ben buna Ortadoğu metal müziği olarak adlandırıyorum” diyor Kobi. Onların müziksel etkilenimleri sorulduğunda, Kobi, Mabool`un alışılmadık kaydından bahsediyor: “Hint müziklerinden Jaz müziğe kadar, bütün müziklerden etkilendik. Ben Hint sokaklarında müzisyenlerle kayıtlar yaptım.” Kayıt Günleri (2003) Mabool`un resmi kaydı, 2003 yılının Temmuz ve Ekim ayları arasında, davul, piyano, çello, keman kayıtları için Zaza Stüdyosu`nda ve bazı çalgıların karıştırılması (ek mühendis olarak çalışan Simon Vinestock tarafından gerçekleştirildi) işlemi ise Bardo Stüdyosu`nda gerçekleştirildi. “Halo Dies” şarkısında, ORPHANED LAND`in deneysel ve ilerici tarafı, şarkının ortasındaki çok ritimli gürültü etkileri ile görülebilir. Yeni Hikayenin Başlangıcı Albümün şarkı sözleri müzikleri gibi karmaşıktır: Mabool (= Sel) – The Story Of The Three Sons Of Seven (= Kahramanlar), bir düşünce albümüdür. Her şarkı bu düşüncenin bir parçasını yansıtır. Hikaye üç kahramanın doğumuyla başlar, sonra tümünün macerasını anlatır ve sonunda günahkar Öksüz Toprağı kaplayan ve herşeyi yıkan bir sel ile son bulur. Bu üç kahraman Yılan, Kartal ve Aslan (albümün sanat çalışması olan üçgenin içinde tümünün simgesi yer almaktadır) Yedi`nin üç oğlu olarak tanımlanmıştır. Onlar üç büyük tektanrılı dinin (Musevilik, Hristiyanlık ve İslam) oğullarıdır ve bugünün gerçeğinde olan inançlar savaşına rağmen daha fazla kan akmasını engelleyen kahramanlardır. Ne yazık ki onların görevi başarısızlıkla sonuçlanır ve bir sel onları yok eder.
BIOGRAPHY – Trivium

Trivium 2000′li yıllarda Metal dünyasına girmiş ve genç yaşlarına rağmen mükemmel müzikler çıkarmıştır.Plak şirketlerinin onlarla ilgili ”Metalin Geleceği” tanımlaması Trivium’un şimdi ve ilerde ne kadar büyük iş başarıcağının göstergesi olmuştur.
Grubun solisti Matt Heafy Japon asıllı bir amerikandır ve 21 yaşında olmasına rağmen kendisinden çok fazla şey beklenmeye başlanmıştır.Gitarist Corey Beaulieu 24 yaşında ve grubun bu denli tutulmasını sağlayan soloların yaratıcısıdır.Baterist Travis Smith 25 yaşındadır ve onun için grubun en yaşlısı diyebiliriz.Bassçı Paolo Gregoletto 22 yaşında ve özellikle sahne performansıyla kendinden çok fazla söz ettiren biridir.
Grup şuana kadar 3 albüm çıkarmış ve bunlar Ember to Inferno,Ascendancy ve The Crusade’dir.
BIOGRAPHY – MOTORHEAD

24 Aralık 1945’te dünyaya gelen Ian Fraster, yani bizim tanıdığımız adıyla Lemmy Kilmister, müzikle ilk tanıştığında henüz dokuz yaşındaydı. Bundan üç dört yıl sonra Lemmy gitarını kaptığı gibi ilk grubu Rainmakers and Motown ile çalışmalara başladı. “Black&The Rock in Vicars” veya sonraki adıyla “Vicars” adlı ikinci grubunu kurduğunda ise henüz 19 yaşındaydı.
Daha sonra sırasıyla “Sam Gopal’s Dream” ve “Raga Rock” adlı gruplarda çalan, “Raga Rock” grubuyla bir de “Opal Butterfly” adlı albüm çıkaran Lemmy’nin bir sonraki durağı ünlü grup Hawkwind olacaktı. Basçı eksikliği yüzünden gruba misafir sanatçı olarak alınan Lemmy, Hawkwind’in beş albümüne imza atmış ve grubun vazgeçilmez elemanlarından biri olmuştu.
Fakat Lemmy’nin Amerika – Kanada sınırında üzerinde uyuşturucu yakalatması Hawkwind’den atılmasına neden oldu. Kötü gibi görünen bu olay aslında bir efsanenin, Motörhead’in temellerinin atılmasıydu.
Lemmy bu gelişmeden sonra Bastards adinda bir grup kurdu. Menejerinin önerisiyle grubun ismi Lemmy’nin henüz Hawkwind’deyken yazdigi şarkinin adiyla degiştirilerek Motörhead oldu. Lemmy yanina Phlilty Animal Taylor ve Larry Wallis’i de alarak Motörhead’in ilk albümü On Parole’u 1976′da kaydetti. Ne var ki bu albüm ancak 1979′da yayınlanabilecekti. On Parole ile gördüğümüz kadarıyla grubun soundu klasik rock’n'roll temelleri üzerine oturmuştu ama klasik rock’n’rolldan çok daha hızlıydı.
Daha sonra Fast Eddie Clark’ın gitarın başına geçip, Larry ile yolların ayrılmasıyla Motörhead’in efsanevi triosu oluşmuş oldu. Bu üçlü arka arkaya OverKill, Bomber, Ace of Spades ve Iron Fist adlı dört albümü yaptı. Sonuç tek kelimeyle mükemmeldi. Motörhead bu dört albümle ortalığı kasıp kavurdu. Bu dört ayrı klasik albümü birer veye birer buçuk yıllık aralıklarla yapmıştı grup, ve perfromansının en üst seviyelerindeydi. Grup bu albümlerle saf rock’n’roll’dan daha farklı bir tarza kaymıştı. Rock’n’roll’dan hard rock’a uzanan bir tarzdı bu. Ayrıca grup sadece stüdyoda değil, sahnede de başarılıydı ve şu anda bile en iyi live albümlerinden biri olarak gösterilen “No Sleep ‘til Hammersmith” 1981’de yayınlanmıştı. Bu, kesinlikle mükemmel bir konser albümüydü. Zaten benim Motörhead ile tanışmam da bu albümle olmuştu. 1981’de henüz hayatta değildim ama 1996’da albümü tesadüfen edinip dinlediğimde bu albüm beni fazlasıyla etkilemiş ve bir Motörhead fanı yapmaya yetmişti.
İşte tam grubun bu en verimli çağında Fast Eddie grubu bıraktı. Eddie’siz çıkan Another Perfect Day albümü yine aynı sounddaydı ama vasatı aşamamış bir albüm olarak çıktı fanların karşısına. Üstelik Fast Eddie’nin yerine Thin Lizzy’den gelen gitarist Brian Robertson konserlerde Motörhead klasiklerini çalmayarak fanların büyük tepkisini toplamıştı. Suyu iyiden iyiye ısınan Robertson, gruptan kısa sürede ayrılacaktı.
Ama bundan sonra çıkan Orgasmatron ve Rock’n’roll albümleri Another Perfect Day kadar başarısız değildi. İşte OverKill’den Rock’n'roll albümüne kadar olan bölümü Motörhead’in orta evresi olarak tanımlayabiliriz.
Albümler arasında küçük farklar olmasına rağmen genelde bu yedi albümlük seride Motörhead’in tarzı rock’n’roll ve hard rock arasında gidip geldi. Sound rock’n’roll olmasına rağmen ilk iki albümde bile Motörhead klasik bir rock’n’roll grubu değildi. Bunda en büyük faktör ise tabii ki Lemmy’nin o eşi benzeri bulunmayan vokaliydi. Enstrümanlar klasik rock kalıplarında olmasına rağmen Lemmy’nin vokali müziği çok farklı noktalara götürüyordu. Zaten daha sonra Phill Taylor’un dediği gibi Motörhead ne hard rock, ne death metal, ne black, ne white metal değildi, heavy metal hiç değildi. Grup soundunu heavy rock olarak tanımlıyordu.
Motörhead’te köklü değişimler oluyordu. Another Perfect Day sonrası grubu bırakan Phill Taylor Orgasmatron albümünde Pete Gill’e ödünç verdiği bagetlerini Rock’n’roll albümünde geri alacaktı. Ayrıca Orgasmatron albümünde Motörhead bir geleneğini bozuyor, grup ilk kez üç kişiden dört kişiye çıkartılıyordu. Another Perfect Day’deki performans ve tavırlarıyla hem Lemmy’nin hem de fanların sabrını taşıran Brian Robertson yerine gruba iki yeni gitarist dahil olmuştu. Phill Campbell ve Wurzel adlı iki yeni gitaristin etkileri Orgasmatron’da pek belli olmasa da, Rock’n'roll albümünde kendini göstermeye başlamıştı. Rock’n’roll albümünü eline alan fanlar Orgasmatron albümünde yer almayan Phill Taylor’un gruba gelmesini büyük bir sevinçle karşıladılar. Grubun efsanevi bateristi yeniden evindeydi artık. Ve artık bence grubun en verimli kadrosu kurulmuş oldu. Oldu olmasına ama Rock’n'roll albümü yine o eski sounddaydı. Kimsenin buna itirazı yoktu aslına bakarsanız; ama ikinci gitar gereksizdi bu tarz için. Tek gitarla da çok rahat yapılabilirdi bu müzik, ikinci gitar çok fazla katkı sağlayamıyordu.
Lemmy de aynı şeyi düşünmüş olacak ki Rock’nroll albümünden tam dört yıl sonra çıkan 1916 albümüyle birlikte fanlarına çok büyük bir sürpriz yapmıştı. Artık Motörhead orta evresini tamamlamış, bir sonraki evreye geçmişti 1916 albümüyle. Eski Motörhead’ten çok aşırı farklı olmasa da yine de farklıydı bu tarz. Bir kere ikinci gitar çok güzel oturtulmuştu artık sounda. Motörhead’in heavy rock tanımlaması da işte tam bu sırada geldi Phill Taylor’dan. Son derece melodik bir hard’n’heavy albümüydü karşımızdaki. İçinde rock’n'roll’dan heavy metale, blues’dan hard rock’a kadar birçok öğe taşıyordu bu albüm ve sonuç tek kelimeyle mükemmel olmuştu. Benim en sevdiğim Motörhead albümü olan 1916’da eskiden farklı olarak bir de baladlar vardı, Motörhead ilk kez balad deniyordu ve sonuç son derece başarılıydı. Love Me Forever ve epik bir yapıda olan ve albümle aynı adı taşıyan 1916 fanlar tarafından da beğeniyle karşılanmıştı.
1916′dan sonra çıkan March ör Die ve Bastards albümleri (Lemmy’nin içinde kalmış olacak ki albümün adını Bastards koydu) Philty Animal Taylor’un 1916′dan sonra gruptan geri dönmemek üzere tekrar ayrılmasına rağmen aynı başarıyı devam ettirdi. Bu üç albümlük seri gerçekten geçmişteki dört albümlük seri kadar başarılı olmasa da yine de bayağı başarılıydı.
Her çıkışın bir inişi vardır. Motörhead yine üç albümlük bir seriye giriyordu. Grubun dördüncü evresi, Sacrifice albümüyle birlikte başlamış oldu. Sacrifice, diğer albümler kadar başarılı değildi, ayrıca grup o melodik soundunu terkediyordu yavaş yavaş. Kısacası Sacrifice albümü vasatı aşamadı. Sacrifice’dan sonra gelen Overnight Sensation ve Snake Bite Love da Motörhead’in eski günlerini çok ama çok aratıyordu fanlarına. Bu arada Overnight Sensation’da Wurzel’in ayrılmasıyla grup yine üç kişi kaldı. Kaldı kalmasına ama Motörhead’in müziği iyice monotonlaştı. Melodi kayboldu. Fanlar arasında Fast Eddie ve Phill Taylor’u gruba geri isteyenlerin sayısı giderek çoğalmaya başladı. Snake Bite Love yine de çok kötü değildi ama dediğim gibi, eski Motörhead’i aratıyordu. Bu arada özeleştiri yapmam gerekirse, Shit’zine’in ilk sayısında kritiğini yaptığım bu albümü, bir Motörhead fanı olarak, subjektif bir biçimde, Motörhead’e toz kondurmadan kritiklemiştim, gerçekten de toz konduramıyordum. Bence çok felaket bir albüm değildi ama ortada bir gerçek vardı ki Motörhead eski halinden çok uzaklardaydı. Bu üç albümlük evrede rock’n'roll ve blues etkileri kaybolmaya yüz tutmuş, dolayısıyla da ortaya sert ama yavan bir sound çıkmıştı. Melodik parçalar azınlıktaydı ve açıkçası grubu sadece Lemmy’nin o efsanevi sesi , bası ve karizması götürüyordu.
İşte tam bu başararısızlıklar üzerine çıkan “Everything Louder than Anyone Else” adlı çift cdlik konser albümü bir anda tüm başarısızlıkları sildi süpürdü. Konser albümü anlaşılmaz bir biçimde başarılıydı.
Üstte saydığım Motörhead’in belli başlı dört evresi mükemmel bir biçimde yansıtılmıştı. Ama bu, başarısızlıkları görmemezlikten gelme olarak anlaşılmamalı. Motörhead bu dört evrenin parçalarını o kadar güzel kaynaştırmıştı ki birbirine, o vasatı aşamayan albümlerin vasat şarkıları bile birer hard’n’heavy klasikleri olarak çıkıyordu karşımıza. Lemmy de “Motörhead ölmedi, hâlâ ayakta” dercesine ve bir geri dönüşü müjdelercesine albümün hemen başında Alman seyirciye “We are Motörhead, and we’re gonna kick your ass” diye haykırıyordu.
Gerçekten de Lemmy sözünü tuttu. Konser albümünde verdiği mesajı yerine getirdi Lemmy. Motörhead’in son albümünün adı “We are Motörhead” “biz buradayız, ölmedik” dercesine. Albümü dinlemeden önce son derece tedirgin ve heyecanlıydım, artık vasat bir şeyle karşılaşmaya ne benim, ne de diğer Motörhead fanlarının tahammülü vardı çünkü. Albüm, yurdışından yaklaşık bir ay sonra elime ulaştı, gerçi ben birkaç şarkıya mp3 formatında ulaşmıştım ve sonuç gerçekten beni şaşırtmıştı.
Albümün ilk parçası See me Burning güzel bir hard’n'heavy örneği. Grubun dördüncü evresine yakın ama o tarzdan kat kat üstün bir parça. İkinci parça Slow Dance de birinciye sound olarak benzeyen güzel bir parça. Üçüncü parça Stay out of Jail gerçekten çok güzel bir rock klasiği. Gelelim dördüncü parçaya. God Save the Queen. Parça, Sex Pistols’un bir klasiği ama siz bence bu parçayı bir de Motörhead’in yorumuyla dinleyin. Kesinlikle albümün en büyük sürprizlerinden biri, mükemmel. Parça, Lemmy’nin korkunç bir kahkasıyla başlıyor. Lemmy de bu arada Sex Pistols’un ağzından da olsa bayağı bir giydirmiş İngiltere kraliyetine ve aslında düzene. Beşinci parça Out to Lunch albümün en başarılı parçalarından. 1916 ve hatta daha öncesi dönemini anımsatıyor Motörhead’in. Son derece melodik, sert ve hızlı, anlayacağınız tam bir Motörhead parçası. Altıncı parça Wake the Dead ise kesinlikle Orgasmatron 2 olarak adlandırılabilirdi. Orgasmatron (albüm değil, parça) tarzı bir parça, Orgasmatron’un nasıl bir parça olduğunu anlatmama gerek yok herhalde. (Bu arada sadece internette bulunan bir parça var, Orgasmatron 2000, bulup dinleyin, Orgasmatron’un farklı bir yorumu, Napster’da bulunuyor bazen.) Yedinci parça One More Fucking Time ile Motörhead, 1916’daki başlattığı geleneğini bozmamış, yine bir balada yer vermiş. Albümün favorilerinden, mutlaka dinlemelisiniz bu baladı. Sekizinci parça Stagefight / Crash and Burn, güzel bir heavy rock parçası. (Wearing Your) Heart on Your Sleeve ise albümün en vasat parçası. Genel olarak Overnight Sensation veya Sacrifice albümlerinin tarzına yakın. Veeeeeeeeee geldik final parçasına. “Biz size rock’n’roll’u getireniz, biz sizin kalplerinize güç vereniz, biz sizin geçmişinizden gelen geleceğiniz, biz gecenin içindeki alev, çöp kutusunun içindeki kıvılcımız, biz Motörhead’iz, bizim sınıfımız yok…” Parçanın adı, tahmin ettiğiniz gibi “We are Motörhead”. Gerçekten kelimelerle anlatılacak bir parça değil. Yukarıda sözlerinin hepsi yok, bulup okuyun derim, adamlar “işte biz buradayız” diye haykırıyor parçada. Parça, Ace of Spades ve ÖverKill’dekine çok benzer bir bass rifiyle açılıyor ve We are the Road Crew’deki gibi son derece hızlı bir tempoyla başlayıp bitiyor. Motörhead’in o en başarılı dört albümünü çıkardığı zamanlardan kopup gelen bir parça, gelecek için de çok kuvvetli sinyaller veriyor. Ayrıca Lemmy “bizim sınıfımız yok” demekle ne kastediyor sizce???
Albüm, anlayacağınız gibi son derece başarılı bir geriye dönüş albümü. Gerçi yine çok objektif olduğumu söyleyemem bu kritiğimde. Gelelim albümün sunuluş biçimine. Sınırlı sayıda basılmış olan box set var. Albüm size deri bir kutuda sunuluyor ve içinde sticker, kartpostal ve bir de poster var ekstra olarak. Elinizi çabuk tutarsanız belki bulabilirsiniz; ama dediğim gibi sınırlı sayıda. Ha, bu arada, siz gidin Moonspell, Anathema konserlerine falan, Motörhead gelecekmiş, elli bilet satılmış, konser iptal olmuş. Olsun, önemli değil, zaten her yıl Motörhead Türkiye’ye geliyo ya, biri de iptal oluversin. Affedemiyorum ülkemin metalcisine trend neyse onu aşılayan yalaka lobisini…
BIOGRAPHY – BLACK LABEL SOCIETY

Black Label Society, Zakk Wylde tarafından kurulmuş bir Southern/Heavy Metal grubudur. Şu ana kadar piyasaya 9 albüm sürmüşlerdir.
‘90’ların başında, Zakk Wylde, Heavy Metal ve Southern Rock’ı harmanlayarak kendi projesi olan Pride & Glory’i kurdu. Fakat, grubun adını taşıyan çıkış albümünden pek kısa süre sonra, grup dağıldı (1994). Akabinde Wylde, solo çalışması olan «Book of Shadows” albümünü tamamladı(1996)
Ardından, 1998 Mayıs’ında Wylde davulcu Phil Ondich ile Black Label Society’nin çıkış albümü olan «Sonic Brew»i kaydetti; grup resmi olarak kurulmuş ve ilk albümünü piyasaya sürmüş oldu.
Black Label Society’nin ilk 4 stüdyo albümünde davullar hariç, vokaller dahil olmak üzere, tüm enstrümanları Zakk Wylde çalmıştır. Sonraki albümlerde de Wylde, çoğu zaman albüm kayıtlarında enstrümanları kendisi çalmayı tercih etmiştir.
Kadroda meydana gelen değişikliklerin neredeyse tamamı yalnızca konser turları için gerçekleşmiştir:
Grubun ilk albüm turu için kadroya 2nci gitarist olarak Nick Catanese -ki kendisinin Wylde ile çalışmaları Book of Shadows zamanlarına dayanmaktadır- ve bassist olarak John DeServio -ki Wylde ile Pride & Glory döneminde geçici ekip üyesi olarak çalmıştır- katıldı.
2000 Yılında kadrodaki değişiklikten sonra (DeServio’nun yerini Steve Gibb, Ondich’in yerini Craig Nunenmacher alarak…) ikinci albüm olan «Stronger Than Death» çıkarıldı. 3. albüm «Alcohol Fueled Brewtality» (2001) ve devamında «1919 Eternal» (2002) ile Steve Gibb, geçici olarak Mike Inez ile pozisyon değiştirdi. Sonraki yıl grubun bassistliğini Robert Trujillo üstlenecekti.
2003’te Trujillo Metallica’ya katıldı ve ilerideki tur planları için yerini Mike Inez aldı. Ve Mike Inez «The Blessed Hellride» (2003) ve «Hangover Music Vol. VI» (2004) albümlerine ve konserlerine katkıda bulunduktan sonra, yerini James Lomenzo’ya bıraktı.
2005 yılında «Mafia» albümü piyasaya sürüldü ve aynı yıl içerisinde, Lomenzo yerini grubun orijinal bassisti olan John DeServio’ya bıraktı.
Grup aynı kadroyla 2006 yılında «Shot to Hell» albümünü çıkartmıştır.
2007 YIlında – Wylde’ın Ozzy ile turu sırasında, DeServio ve Nick Catanese yeni grup oluşumlarına adım attı. DeServio’nun grubunun; Cycle of Pain’in kayıt şirketleriyle anlaşmalar üzerinde çalıştığı bilinmektedir fakat henüz bir kayıt gerçekleştirmiş değildir. Catanese’nin grubu -Speed X- Queensryche üyesi Mike Stone ile kayıt işlemlerine devam etmektedir. İki müzisyen de hala Black Label Society kadrosundadır fakat yeni grup oluşumlarının Black Label Society’nin üzerinde bırakacağı etki kesin olarak bilinmemektedir.
Bugünkü kadro
——————-
Zakk Wylde – Vokal, gitar, piano (1998–günümüz)
Nick Catanese – Gitar (1998–günümüz)
Craig Nunenmacher – Davullar (2000–günümüz)
John DeServio – Bas gitar (1999, 2005–günümüz)
Geçmişteki üyeler
————————-
Phil Ondich – Davullar (1998–2000)
Steve Gibb – Bas gitar (2000–2001)
Mike Inez – Bas gitar (1999, 2001, 2003)
Robert Trujillo – Bass gitar (2002)
James LoMenzo – Bass gitar (2004–2005)
Stüdyo albümleri
————————
Sonic Brew – (1999) – Spitfire Records
Stronger Than Death – (2000) – Spitfire Records
Alcohol Fueled Brewtality – (2001) – Spitfire Records
1919 Eternal – (2002) – Spitfire Records
The Blessed Hellride – (2003) – Spitfire Records
Hangover Music Vol. VI – (2004) – Spitfire Records
Mafia – (2005) – Artemis Records
Kings of Damnation 98-04 – (2005) – Spitfire Records
Shot to Hell – (2006) – Roadrunner Records
Resmi Web Sitesi
————————
www.blacklabelsociety.com
BIOGRAPHY – BLIND GUARDIAN

Blind Guardian`ın uzun ve zor yolu Krefeld kasabasında 1985 yılında başladı. O yıl André Olbrich okul arkadaşı Hansi Kürsch`e kurdukları küçük gruba katılmasını önermişti. Grubun adı “Lucifer`s Heritage” idi. Birkaç değişiklikten sonra grup bu güne kadar gelen kadrosunu oluşturdu. Bu dört ozan; Hansi Kürsch (vokal ve bass), André Olbrich (lead gitar), Magnus Siepen (ritim gitar) ve Thomas Stauch (davul).
Aynı sene çıkardıkları ilk demoları “Symphonies Of Doom” underground eleştirmenler tarafından çok başarılı bulundu. 1986`da çıkardıkları ikinci demoları, “Battalions Of Fear” onların No Remorse Records ile anlaşmalarını sağladı.
1987 sonlarında kayıt ettikleri ikinci demolarıyla aynı adı taşıyan ikinci albümleri “Battalions Of Fear”, No Remorse etiketiyle 1988 yılında piyasaya sürüldü. Bu zamanda müzikleri Queensyrche ve Helloween gibi ünlü grupların etkisinde kalmıştı.
1989 yılında ikinci albümleri “Follow The Blind”ı çıkardılar. Bu albümde Kai Hansen “Valhalla” ve “Hall Of The King” şarkılarında gitar ve vokal olarak katıldı.
Asıl Blind Guardian tarihi 1990`de çıkan “Tales From The Twilight World” albümüyle başlıyordu. Bu albümde Blind Guardian diğer gruplarla karşılaştırılmayacak hale geliyor ve kendine özgü tarzını kazanıyordu. Bu albümdeki önemli bir nokta da albüm kapağının Andreas Marschall tarafından çizilmesiydi. Bu kapak aynı sene en iyi metal albüm kapağı seçilecekti. Bu albümde önceki albümlerdeki gibi Kalle Trapp prodüktörlük yaptı.
Bundan sonra Blind Guardian büyük bir atak yaparak daha büyük bir şirket olan Virgin Records ile anlaştı. Bunu 1992`deki “Somewhere Far Beyond” adlı dördüncü albümleri izledi. Bu albüm sayesinde Blind Guardian dünya çapında tanındı.
1993 yılında güneşin yükseldiği ülke Japonya`da kaydettikleri ilk ve şu ana kadartek konser albümleri olan “Tokyo Tales”i piyasaya sürdüler. Bu albümden sonra bir çok grup Tokyo`yu konser mekanı olarak seçti.
1994 yılında geçmişteki albümlerine prodüktörlük yapan Kalle Trapp ile bağlarını koparıp başarılı Metallica albümlerinde imzası bulunan Flemming Rasmussen ile yollarına devam ettiler.
Başarılı EP`leri “A Past And A Future Secret”tan sonra 1993 Nisan`ında “Imaginations From The Other Side” kaydedildi.
İkinci EP`leri “Mr. Sandman”den sonra 1996 yılında “Forgotten Tales” adlı coverlardan ve remixlerden oluşan biraz da deneysel bir albüm piyasaya sürdüler.
2 Mart 1998 tarihinde üçüncü EP`leri “Mirror Mirror” hazırdı. “Mirror Mirror” mükemmeldi. Herkes çıkacak albümü bekliyordu.
27 Nisan 1998`de beklenen an gelmişti. “Nightfall In Middle Earth” çıkmıştı. Bu Blind Guardian`nın ulaştığı en üst noktaydı. Otoriteler hemfikirdi: Albüm mükemmeldi! John Ronald Reuel Tolkien`in “The Silmarillion” adlı kitabı üstüne çıkarılmış bir konsept albüm olan “Nightfall In Middle Earth”ün prodüktörlüğü Blind Guardian yapmıştı. Albüm Alman listelerinde 7. sıraya kadar yükseldi. Bu bir metal grubunun uzun zamandır erişemediği bir başarıydı.
BIOGRAPHY – TANKARD
![]()
Tankard 1982 yılında 4 alkolik arkadaşın bir araya gelmesiyle vücut buldu..Uzun çalışmalardan sonra ilk demoları olan “heavy metal vanguard”‘ı 1984 yılında çıkarıp piyasada dikkat çektiler.
1985 yılında ise ikinci demoları “alcoholic metal”‘i çıkardılar..Gelen olumlu tepkiler sonucunda 1986 yılında Noise ile anlaşıp ilk albüm olan “zombie attack”ı yayınladılar. Bu albümde bir çok Tankard klasiği bulunmakta, en önemlisi Tankard deyince alka ilk gelen parça olan “Empty Tankard” bu albümde… 1987′de ikinci albümleri olan “Chemical Invasion”‘u uyayınladılar. Alman biralarındaki alkol oranlarına gönderme yaptıkları “chemical invasion” la grup ciddi bir hayran kitlesi edindi, ve okyanusun diğer yakasına ulaştı..
Bundan sonra gelen “the morning after” yeterince tatmin ediciydi… Damarlardaki alkol oranı hızla artıyordu…1989 yılında iki toplama albüm (alien, hair of the dog) yayınlayan grup, 1990 yılında “the meaning of life”‘ı çıkardı ki, burada da “space beer”, “we are us”, “meaning of life” gibi tankard klasikleri bulunmakta..
1991 yılına gelindiğinde müthiş bir konser albümü dinleyicilerle buluşuyordu: fat, ugly & live… Thrash metal türünün konser kayıtlarını albüme yansıtmak kolay iş değildir… Bu albümde nasıl bir kayıt teknolojisi kullanıldıysa, herşey o kadar net duyuluyor ki, hi-hat’dan kick lere kadar.. İnanılması imkansız müthiş bir kayıt, ilk dinlediğim Tankard albümüdür, ve başlayacaklara şiddetle öneriyorum…
1992 – 1998 arası Tankardin yaklaşımlarında önemli değişmeler oldu.. Şarkı sozleri eskisi gibi alkolik, serseri temalardan uzaklaştı, daha sosyal konulara yöneldi ve bu pek tutmadı… Bu yıllar arasında 3 albüm yayınlandi. Stone Cold Sober, Two Faced ve The Tankard..1998 yılında eski geleneklerine dönüp “disco destroyer”‘ı kaydetti Tankard..
Her thrash severin elinde mutlaka bulunması gereken bir başyapıt demem yeterli sanırım..
Bu albümün turnesinde Japonya’da bir barda Manowar’ın “kings of metal” posterini gören Gerre, “onlar metalin kralları ise, biz de biranın krallarıyız” deyip yeni albümlerini “kings of beer” şeklinde adlandırmaya karar verir..
2000 yılında elimize geçen albüm, insanı bir dakika yerinde oturtmuyor, tüm parçalar müthiş, özellikle mirror mirror’a dikkat derim..
2002 Tankard’in 20. yıldönümüydü ve müthiş bir albümle kutlandı: B-Day.
Geleneksel Tankard müziği, agresif ve komik sözler yine bizimleydi… Bu turne kapsamında Ankara’da da bir konser verdiler.
2004 yılında Tankard’ın son albümü olan “beast of bourbon” yayınlandi.. Diğer albümlere göre daha bir melodik olan bu albüm Gerre ve çetesinin hala taş gibi, hala alkolik, hala thrash olduğunu bize ispatlıyor..
-
Yeni
- Slipknot – Snuff (Single) (2009)
- Slayer – World Painted Blood (2009)
- Immortal – All Shall Fall (2009)
- Frater – Shapeless [ep] (2009)
- Satyricon -The Age Of Nero (2008)
- Trivium – Shogun (2008)
- Iced Earth – The Crucible Of Man (2008)
- Obituary – Darkest Day (2009)
- Lamb Of God – Wrath (2009)
- Marduk – Wormwood (2009)
- Holy Moses – Agony Of Death (2008)
- Sepultura – A-Lex (2009)
-
Bağlantılar
-
Arşiv
- Ekim 2009 (30)
- Eylül 2009 (6)
- Ağustos 2009 (1)
- Temmuz 2009 (10)
- Haziran 2009 (18)
- Mayıs 2009 (77)
- Nisan 2009 (16)
- Ekim 2008 (1)
- Eylül 2008 (11)
- Ağustos 2008 (92)
- Temmuz 2008 (2)
- Haziran 2008 (19)
-
Kategoriler
- 2007 Albümleri
- 2008
- 2008 Albümleri
- 2009
- AMBIENT
- ARGENTINA
- ATMOSPHERIC BLACK METAL
- AUSTRALIA
- BELGIUM
- BLACK METAL
- BRAZIL
- BRUTAL DEATH METAL
- BİYOGRAFİ
- CANADA
- CHINA
- DEATH METAL
- DEATHCORE
- DEMO
- DENMARK
- DISCOGRAPHY
- DOOM METAL
- DVD
- FINLAND
- FOLK METAL
- Full-Discography
- GERMANY
- GOTHIC METAL
- GREECE
- GRINDCORE
- GROOVE
- HABER
- HABER-KONSER
- HARD ROCK
- Hard'n Heavy
- HARDCORE
- HEAVY METAL
- INDUSTRIAL METAL
- ITALY
- JAPAN
- KONSER
- MAKALE – RÖPORTAJ
- MELODIC DEATH METAL
- METAL
- METALCORE
- MEXICO
- NETHERLANDS
- NORWAY
- NU-METAL
- NWOBHM
- OUR UPLOADS
- POLAND
- POLONIA
- PORTUGAL
- POST-METAL
- POWER METAL
- PROGRESSIVE METAL
- RUSSIAN
- SOUTHERN METAL
- SPAIN
- SWEDEN
- SWITZERLAND
- SYMPHONIC METAL
- TECHNICAL DEATH METAL
- Tek Albümler
- THRASH METAL
- TURKEY
- UK
- UKRAINE
- Uncategorized
- USA
- VIDEO CLIPS
- Videolor (DVD-Konser)
- VIKING METAL
-
RSS
Yazılar RSS
Yorumlar RSS